Lüleburgaz Tarihi



1361’ den 2005’e LÜLEBURGAZ

 

1361 yılında 1 Murat tarafından Osmanlı topraklarına katılmış ; 1912 tarihinde Bulgarlar, 1. Dünya savaşı sonrasında önce Fransızlar, daha sonra Yunanlılar tarafından işgal edilmiştir. Lüleburgaz Kırklareli’nin en hızlı kentleşen ve sanayileşen ilçelerin başında gelmektedir. Lüleburgaz’ımız, sanayinin yoğunlaştığı bir ilçedir. 1908 İkinci Meşrutiyetin ünlü Milli Eğitim Bakanı Emrullah Efendi, sinema, tiyatro sanatçısı şair Cahit Irgat, Sinema sanatçısı, Murat Soydan, şair Nesrin  Gabralı, şair ve yazar Mehmet Başaran bu ilçede yetişmişlerdir. Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti önderlerinden Şevket Ödül buralıdır. Şevket Ödül ,  Atatürk’ün talimatı ile Edirne Kırkpınar Güreşlerini modemize eden kişidir. Ünlü Ressam Prof. Dr. Basri Erdem ilçenin Akça Köyündendir.

Kentin yazılı tarihçesi bilgileri az olmakla beraber Prof. Arif Müfid Mansel’in araştırmalarına kadarda ciddi arkeolojik bir çalışma yoktur. 1936 ‘da Türk Tarih Kurumu adına Prof. Arif Müfid Mansel’in yaptığı arkeolojik kazılarda bölge tarihine ışık tutacak ipuçlarına rastlanmıştır. Buna göre Trakya kültürü, Ege ve Balkan kültürleriyle ilişkilidir. İlk Tunç çağına ait buluntular, bölgenin Ege kültürleriyle ilişkisinin varlığını ortaya koymaktadır. Yine yakın tarihte (1981) yapılan kazılarda elde edilen bulgular, bölgede kalkotik dönemin yaşandığını ve Balkanlar-Kuzey Anadolu kültürleriyle ilişkilerinin varlığını gösterir. İ.Ö. 2000’lerde Balkanlarda yaşayan Traklar , kuzeybatıdan İlliryalıların baskısı ile göçe zorlanmış ve Anadolu’ya doğru göç başlamıştır.  Göç sonucunda bazı Trak kavimlerinin “Trakya” adı verdikleri bölgede kalmaları, bir  bölümünün Anadolu’ya göçmeleri ile Anadolu, Türk kabilelerinin yerleşim yeri olmuştur. Trakya ismi Traklardan gelmektedir.  İ.Ö.VI. yy.a kadar Trak kabilelerin yerleşim yeri olan bu bölgenin bu tarihten itibaren yönetimi de değişmiştir.

İ.Ö.558 Yunan, VI. Yy.’dan itibaren Pers IV.yy. Makedon ve İ.Ö.I. yy.’da Roma egemenliğine giren Trakya, Roma’nın doğu toprakları sayılırdı. Roma İmparatorluğu İ.S. 395’te  Theodosius döneminde ikiye ayrıldı.490-518 dönemlerinde bölgede Bizansın kendi iç çatışmaları yaşandı.540 lı yıllarda Hunlar, 590’larda Avarlar Balkanları yağmaladılar.626’da Avarların tekrar saldırısına uğrayan Trakya2 büyük karışıklıklar yaşadı.Bölgede 760-924 arasında Bulgar-Bizans çatışmaları vardı.1064’te Konanların saldırılarına maruz kalan Uzlar Trakya’yı istila ettiler.1122’ de Bizans-Peçenek çatışmalarında tutsak alınan Trakya 1190 tarihinde Haçlı Seferleri ile istilalara uğradı. 1192’de bugünkü Lüleburgaz ve çevresinde gerçekleşen  Bizans-Haçlı savaşında Bizans yenildi. Haçlı seferleri sırasında 1204’teki yenilgiyle Trakya Latinlerin egemenliğine girdi. Tam anlamıyla sömürünün yaşandığı bu dönemden sonra 1264’te Bulgar ve Tatar saldırılarıyla sarsılan bölge, Katalon askerleri ve Türk askerlerinin (1304-1305) baskısı yaşadı. Bizans İmparatorluğu’nun çöküşünün hızlandığı bu dönemde İmparator Anolronikos yaklaşık 10-15 yıl tahtta kalmayı başardı; ancak Trakya’daki mücadele durmadı. Bizansın taht mücadeleleri, Trakya topraklarındaki egemenliğini iyice zayıflattı. Bu dönemdeki Bizans – Osmanlı ilişkileri , Trakya’nın Osmanlı tarafından fethini kolaylaştırmıştır. 1. Murad döneminde fethedilen Lüleburgaz, 1879’a kadar vize sancağına bağlı kalmıştır. Bölge, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşında ağır bir işgal geçirdi. Lüleburgaz Ruslar tarafından işgal edildi. Berlin anlaşmasıyla işgalden kurtulan Trakya, yoğun göç hareketleriyle karşılaştı. 20. yy başlarında Osmanlı Devletinin  yaşadığı bunalımlar bölgede  işgallere, direnişlere, göçlere yol açtı. 1912’de patlak veren Balkan Savaşları ; siyasi çalkantılar içindeki Osmanlı Devletinin 1. Dünya Savaşı öncesinde savunmasız ve hazırlıksız yakalanmasına ve ağır bir yenilgi almasına neden oldu. 1912’de başlayan saldırıların birincisini Osmanlı Ağır kayıplarla kaybetti. 1912 yılının 26-27-28-29 Ekim’inde Lüleburgaz’da yaşanan balkan muharebeleri, savaşın en kanlı çatışmalarıdır. Bulgar’lar Çatalca’ya kadar dayanırlar. Avrupa devletlerinin araya girmesi ile Londra Konferansı yapılır. Daha sonra I. Balkan Savaşında kaybedilen bu topraklar geri alınacaktır. Yöremiz, Mondros Mütarekesi’ne kadar siyasal sorunlarla karşılaşmadı ; ancak I. Dünya Savaşı ve Mondros Ateşkesi ile ağır sorunlar yaşandı. I. Dünya Savaşı yıllarında hemen hemen tüm itilaf devletlerinin Trakya’ya ilişkin hesapları vardı. İngiltere, Fransa ve Rusya birbirlerini kollayan siyasetler içindeydiler. 1917 Rus Devrimi ile Çarlık Rusya’sının devre dışı kalması, Yunanistan’ı yeni bir güç olarak ortaya çıkarmıştı. Mondros Mütareke’sinin imzalanmasıyla birlikte İtilaf Devletleri , Trakya’da adım adım denetim kurmaya başladılar. Mütareke’nin 5. gününde bir Fransız alayı ; Uzunköprü, Sirkeci, Kırklareli demiryolunu işgal etti. Bu işgal uzun sürmedi. 14 Ocak 1919’da bu kez Yunan askerleri tren yolu hattını ve istasyonları işgal ettiler. Daha sonra işgal yavaş yavaş yaygınlaşmaya başladı. İtilaf Devletlerinin Paris Barış Konferansı çalışmalarını yaptığı sırada , Trakya Paşaeli Cemiyeti’de çalışmalarını hızlandırmış , 5 büyük kongre toplayarak halkı bağımsızlık için mücadeleye çağırmıştır. Sanremo Konferansı ile Trakya Yunanistan’a bırakılmış, 20 temmuzdan itibaren de kasaba ve köylerimiz işgal edilmeye başlanmıştır. 6 günlük çarpışmadan sonra bölgenin tamamı işgal altına girmiştir. Lüleburgaz’ımıza Yunan askeri 22 Temmuz 19202De girmiştir. Özellikle Lüleburgaz Kongresi’nde etkili olan Lüleburgazlı  yurtseverler, büyük baskı ve işkence görmüşler ve 2 yıl sürecek bir zulüm yaşanmıştır. Resmi bina ve evraklara el konulmuş , yüzlerce hayvan alınmış, tonlarca tahıl zaptedilmiş; ölüm, tecavüz, sürgün ve işkence günlük hayatın bir parçası olmuştur. Lüleburgaz ve Edirne arasındaki bütün köyler yağmalanıp tahrip edilmiş,  işyerleri talan edilerek halkın ileri gelenleri tutuklanıp sürgüne gönderilmiştir. Bu baskı ve zulüm karşısında Trakyalılar, coğrafi koşullardan yararlanarak İğne ada, Demirköy, Saray, Çerkezköy, Vize, Pınarhisar, Kırklareli, Muratlı civarında silahlı milis kuvvetleri ile Yunan askerlerine, Rum ve Ermeni çetelerine karşı aylarca başarılı bir mücadele verdiler.Direnişleriyle Yunan askerinin bir bölümünün Anadolu’ya geçmesini önleyerek Batı Cephesi’nde güçlenmelerini engellediler ve ulusal mücadeleye önemli katkılar sağladılar. Sakarya Savaşı’ndan sonra başlayan ve30 Ağustos 1922 zaferiyle sonuçlanan askeri başarılar, sömürgecileri Türk Devleti ile 11 Ekim 1922 Mudanya Ateşkesi’ni imzalamaya zorlamıştır. Yapılan ateşkes gereği 22 Ekim 19222de Yunan askerleri Lüleburgaz’dan çekilmişler ve kentimiz Fransız askeri birliklerine teslim edilmiştir. Cumhuriyet’le birlikte tarım, hayvancılık, ticaret ve sanayi; Lüleburgaz2da uygun bir gelişme olanağı bularak 2000’li yıllarda Lüleburgaz’ı Trakya’nın sanayi ve ticaret kenti durumuna getirmiştir.  

SOKULLU MEHMET PAŞA KÜLLİYESİ 1570   

       Sokullu Mehmet Paşa Külliyesi Mimar Sinan tarafından yapılmıştır. Bu Külliye, menzil külliyelerin en büyüğü olup, Havsa ve Payas Külliyelerine benzer, Külliyenin inşaatına 1568’den önce başladığı bildirilmektedir.Külliye 40.000m2’lik bir alanı kaplamakta, camii, medrese, çarşı, kervansaray ,hamam, sübyan mektebi,türbe ve köprüden ibaret olup,1935’te imaret ve kervansaray  temele kadar yıkılmış,hamamın da bir kubbesi yıkıldıktan sonra kalan kısmının yıkımı Atatürk’ün emriyle durdurulmuştur.Bugün hamam ile camii arasından İstanbul asfaltı geçmektedir, eskiden yol dua kubbesi altından geçermiş. Kervansaray’ın bulunduğu kısımlara Cumhuriyet alanı ve Edirne’den geliş yolu, imaretin yerine Ziraat Bankası yapılmıştır. Sokullu Mehmet Paşa camiinin arkasında darülkurra , tuğla tas örtülü duvarlar üzerine tek kubbeli aydınlık bir yapı olup,dışarıdan iki yan merdivenle çıkılan tek kubbeli revakı vardır. Kütüphane olarak kullanılmaktadır, camii ile arası 25 mt.dir. Bu arada kalan tas duvarlarla çevrili ağaçlık bahçede uzun dikdörtgen bir havuz vardır. Kuzeydeki dört sivri kemere oturan dua kubbesi bulunan bir yolun iki tarafında,doğudaki hamama kadar uzanan ahşap çatılı,  yuvarlak kemerli dükkanlar sıralanmıştır.Arasta veya çarşının 59 dükkanından bugün sadece 10-15 adet kalmıştır.                                  Sokulu Mehmet Paşa Külliyesi (Lüleburgaz):1570 tarihli külliye; camisi, hamamı, medresesi ve kervansarayı ile görkemli bir Osmanlı yapıtıdır. 1839 yılında onarım gören Sokulu Caminin tek kubbeli camiler içinde özel bir yeri vardır. Tek şerefeli olan minaresi yeniden yapılarak yeniden ibadete açılmıştır.                                                                                                                  

MEHMET BAŞARAN 
                                                  

1926 yılında Kırklareli ili Lüleburgaz ilçesi Ceylan köy’de doğdu.Kepir tepe Köy Enstitüsü’nü (1943) ve Hasan oğlan Yüksek Köy Enstitüsünü  bitirdi (1946).askerliğini yaparken Yedek subay Okulu’ndan  çavuşa çıkarıldı. Köy enstitüsü öğretenliği, gezici başöğretmenlik, ilkokul öğretenliği,Türkçe öğretenliği yaptı,Türkiye Öğretenler Sendikası’nın (TÖS) kuruluş çalışmalarına katıldı,1979’da emekli oldu.1950’li ve 1960’lı yıllarda güçlenen Köy Edebiyatı hareketinin şiirdeki önde gelen temsilcilerinden biri oldu.İlk şiiri Köy Enstitüsü Dergisi’nde yer aldı. Adam Sanat, Gösteri, Kıyı, Varlık, Yansıma, Yazko Edebiyat, Yeditepe, Yeni Biçem,Yeni Ufuklar,Yücel gibi dergilerde şiirleri yayımlandı.                                                                         

ESERLERİ  

Ahlat Ağacı (1953) Karşılama(1958) Nisan Haritası (1960) Koca kent (1963) Pıtraklı Memleket (1969) Gök Ekin (1975) Meşe Seli (1982) Günler Tuz Rengi (1986) Sis Dağının Başında Borana Bak Borana (1990) Eylülün Kızgın Soluğu (1996) Koca Bir Troya Dünya (1997).         

 
  SAVAŞTA İKİ TARAFTA AĞIR KAYIPLAR VERDİ

 Türk ve Bulgar süvari tümenlerinin de katıldığı taarruz ve karşı taarruzlarla geçen savaş, iki tarafta da ağır kayıplara neden olmuştu. Kuzeyde yeni kurulan Hamdi Paşa’nın İkinci Ordusu ise, önde Mahmut Muhtar Paşa’nın 3. Kolordusu olmak üzere Pınarhisar doğrultusunda taarruza başlamış ve karşısındaki Dimitrief kuvvetlerini geriye atmıştı.Bu cephede de iki taraf, akşama kadar kıyasıya vuruştu. Cephenin Güneyinde Bulgar Ordusu, Kuzeyinde Türk Ordusu taarruz halindeydi. Güneyde Türk Ordusu,Kuzeyde de Bulgar Ordusu zor durumdaydı. Kuzey ve Güneyde,tüm cephedeki bu kanlı boğuşma,sağanak halinde yağan yağmur altında akşam karanlığına kadar sürdü.İki taraf askerleri de, kötü hava koşullarındaki bu zorlu çarpışmada yorgunluktan bitap hale gelmişlerdi. Fakat dikkati çeken taraf,dört beş gün önce Kırklareli cephesinde feci bir bozguna uğrayan ordunun şimdi dayanıyor ve savaşıyor olmasıydı. Ertesi gün 30 Ekimde savaş,sabahın erken saatlerinde yine aynı tertipte başladı.Yani Kuzeyde Türkler,Güneyde Bulgarlar taarruzlarına devam ettiler.Güneyde Lüleburgaz bölgesinde Ahmet Abuk Paşa’nın 4. Kolordusu biraz geri çekilmesine rağmen savunmada yinede güçlük çekiyordu. Düşman süvarisi mevzii kuşatmaya çalışmaktaydı. Lüleburgaz, Bulgarların eline geçmişti.Ortada Şevket Turgut Paşa’nın 2. Kolordusunun Karaağaç’taki mevziileri de yarılmak üzereydi.Nitekim az sonra Uşak Redif Tümeni,bozgun halinde çekilmeye başladı.Toplarının çoğunu Kırklareli çekilmesinde kaybeden 1. Kolordu da güç durumdaydı. Kolordu Komutanı Ömer Yaver Paşa, savunmayı sürdüremeyeceğini biliyordu. Kırklareli zaferiyle moral kazanan Bulgar askerinin şimdi daha atak ve daha cesur olduğu gözlenmekteydi. Emrindeki üç kolordunun da tutunamadığını gören Birinci Ordu Komutanı Abdullah Paşa, Kuzeyde İkinci Ordunun Pınarhisar taarruzu hakkında da bir türlü doğru bir haber alamıyordu. Öğleden sonra saat 15.40 sıralarında 4. kolordunun gerilemeye başladığını ve savunma düzeninin kaybolduğu haberi de gelince çekilmeden başka bir çare kalmamıştı. Abdullah Paşa, Kırklareli’nden sonra ikinci defa 30 Ekim 1912 gecesi saat 23.00’de yine “çekilme” emrini verdi.Her üç kolordu,gerideki Soğucak Deresi Doğusuna çekileceklerdi. Halbuki Kuzeydeki Hamdi Paşa Ordusu, önde Ahmet Muhtar Paşa’nın 3. Kolordusu, arkasında Çürük sulu Mahmut Paşa’nın 17. Redif Kolordusu Pınarhisar yakınlarına kadar ilerlemişlerdi.18. Redif Kolordusu da Vize bölgesine ulaşmıştı.Başkomutan Vekili Nazım Paşa,Birinci Ordu Komutanı Abdullah Paşa’nın çekilme kararını hayret ve hiddetle karşılamıştı:”Hamdi Paşa’nın İkinci Ordusu ilerlerken Birinci Ordu’nun çekilmesini kesinlikle kabul etmem.”diyordu.Gerçektende Bulgar Başkomutan Vekili Savof, Pınarhisar kesiminde başlayan Türk taarruzu karşısında tereddüde düşmüştü.Bu durumda, ertesi günü güneydeki başarılı taarruzunu durdurmak ve savunmaya geçerek geriden gelecek takviye birliklerini beklemek niyetindeydi. Ama, Güneydeki Abdullah Paşa kuvvetlerinin çekilmeye başlaması durumu değiştirmişti. Artık, Türkler Kuzeyde ilerliyor diye Güneydeki başarılı taarruzunu durdurmak için sebep kalmamış, tehlike atlatılmıştı. Eğer Türler Kuzeyde ilerlemeye devam ederlerse kendileri bilirdi. Çünkü bu sefer onları kuşatmak için bulunmaz bir fırsat doğardı. Bu arada Abdullah Paşa’nın Güneydeki üç kolordusunun, yani Birinci Ordu’nun 30/31 Ekim gecesi çekilmesi,kör karanlıkta yine büyük bir karışıklık içinde başlamıştı. Bu geriye gidiş, kısa bir süre sonra bir kaçma, bir dağılış şeklini almış; panik havası yine birlikleri sarmıştı. Bir hafta önceki feci olaylar , bir kez daha yaşanıyordu.  Herkes canını kurtarmak telaşına kapılmış; düzen, emir komuta, disiplin tamamen kaybolmuştu.

Balkan savaşına katılan Kurmay Yarbay Hafız Hakkı Bey (Paşa) , savaştan hemen sonra yazdığı “Bozgun” adlı kitabında, askerin neden bozguna kapıldığı korkusunu şöyle anlatır : “ Umulmadık bir vaziyette , umulmadık bir zamanda bozgunluk olur. Harpte asabı sarsan binlerce durum vardır. Bozgunluk : açlık susuzluk, ölümün her gün görülen çeşitleri, yaralıların perişan hali en sağlam yürekli, demir sinirli insanları bile sarsar. Tehlike anlarında insanlar kara habere kolay inanır. Harpte insan maddiyattan uzaklaşır. Fazla hayalperest olur. Yalan birkaç söz, en sağlam bir askerde yılgınlık ve ürkeklik duyguları uyandırır. Arkadan işitilen birkaç silah sesi , dörtnala kalkmış atlar, arabalar, hasılı sükunet halinde bir tesir yapmayacak olan en ufak gürültüler en seçme bir askerde bir bozgunluk yapar. Harpte bozgunluk, harbin esasında vardır. Bozgun, insanların, askerlerin daimi bir afeti, bir derdidir. Birkaç saat evvel kahramanca taarruz eden bir asker uzaktan beş on düşman süvarisini görünce bozulabilir. Dün hayali bir tehlike karşısında bozgunluğa uğrayan bir kıta, bu gün büyük fedakarlıkla harp eder. Yarın yine umulmadık bir zamanda bozgunluğa düşebilir. Bilhassa asab, hissiyat fena halde bozulmuş ise, harici ufak, ehemmiyetsiz bir tesir, dehşetli bir bozgunluk yapar.”

ZİNDAN BABA

Zindan Baba hakkında kesin bir bilgi yoktur. İçinde bir mezar bulunur. Türbeye 309 senesinde Üsküp’ten saatçi bir Rum usta getirtilerek saat takılmış, 336 senesine kadar işleyen saat Yunanlılar tarafından tahrip edildiği söylenmektedir. Zindan Baba için halk arasında dolaşan iki rivayet vardır: ilki türbe içinde yatan zatın, Gazi Evranos Bey’in bayraktarı olduğu ve türbenin Çelebi Sultan Mehmet devrinde yapıldığıdır. İkinci rivayet ise; idama mahkûm olmuş biri türbeye hapsedilir, tam asılacağı sırada kimliği bilinmeyen bir şahıs kan ter içinde halkı yararak ortaya çıkar ve mahkûmun serbest bırakılmasını, zira suçlunun kendisi olduğunu söyleyip, “ Onun yerine beni asın” der. O an mahkûmun suçsuz olduğuna karar verilir ve serbest bırakılır. Meçhul şahısta mahkûmun yerine asılmak üzere bir türbeye kapatılır. Asacakları gün, türbenin kapısını açınca, onu içeride ölü olarak bulurlar. Yapılan araştırma sonucunda, ölen şahsın suçsuz ve ulema biri olduğunu öğrenip oraya gömerler. O günden itibaren binlerce kişi türbeyi ziyaret ederek, etrafında mumlar yakmaktadırlar.


ÇEŞMELER

Çarşı Çeşmesi ( Çeşme Meydanı )

Osmanlı Sultanı IV. Mehmed (16489/87) tarafından 1078 H. /1667 M.’de yaptırılmıştır. Çeşme, meydan çeşmesi şeklinde inşa edilmiş anıtsal bir yapıdır.

Zafer Çeşmesi

Balkan savaşından sonra Bulgar’ların işgalinden kurtuluş simgesi olarak yaptırılmıştır.

Postane’nin  karşısında, Ziraat Bankası’nın köşesindedir. Dörtyüzlü meydan çeşmesi şeklindeki yapının cephanelerinde çeşitli yazılara rastlanır. Çeşme 1994 de tahrip edilmiş, sonradan onarılmıştır. Üç bölümden oluşan çeşmenin üzeri sembolik kubbelerle örtülüdür.

Çanakkale Şehitler Abidesi

1916 Çanakkale’den dönen gaziler tarafından şehit arkadaşlarının anısına yaptırılmıştır. Durak Mahallesinde bulunmaktadır.

 

SOKULLU MAHALLESİ

 

Sokulu Mehmet Paşa tarafından caminin yapıldığı dönemlerde Mimar Sinan’a yaptırılmıştır. Kadın ve erkek olmak üzere iki kısımdır. Türkiye’nin en meşhur hamamlarından olup, günümüzde erkekler bölümü kubbesi büyük çapta yıkılmış, giriş bölümü kapatılmıştır.

 

 LÜLEBURGAZ SAVAŞI   (28 Ekim – 02 Kasım 1912)

 

Türk Doğu Ordusu’nun bu müthiş kaçıştan iki gün sonra 25 Ekimde Lüleburgaz hattında durması, gerçekten bir başarıydı. Asker sersemleşmişti, yorgun, aç ve çıplaktı ve çamurlara bulanmıştı, soğuktan donuyordu ama yine de oradan oraya koşan komutanlarının emrine uymuş ve durmuştu. Kuşkusuz bunda, Bulgar ordusunun onun peşinden gelmeyişinin büyük rolü vardı. Suç, erlerde ve küçük komuta kademelerinde değil, yüksek komuta kademelerindeydi. Seferberlikte geç kalmalardan, taarruz konusundaki tereddütlerden, düşman kuvvetini ve düzenini bilmeden, ordu komutanı Abdullah Paşa’nın savunma isteğini geri çevirip taarruz emreden onlardı. Ordunun yorgun argın Lüleburgaz hattına çekildiği sıralarda, Ordu Komutanı Abdullah Paşa, yine tereddüt ve kararsızlıklar içindeydi. Soğukkanlılığını yitirmişti. Orduyu daha geriye, Çorlu hattına çekmeyi, hatta, savaşa son verilmesi gerektiğini düşünüyordu. Bu düşüncelerini Baş Komutanlığına veya Başbakanlığa yazacağına, aynı zamanda Bahriye Nazırı ( Deniz Bakanı ) olan emrindeki 3. Kolordu Komutanı Mahmut Muhtar Paşa’ya aşağıdaki telgrafı çekti : “ Bu askerle savaşmak mümkün değildir. Sorunun politika yoluyla çaresi bulunmalıdır. Kabinenin üyesi olduğunuz için hükümette girişimde bulununuz.” İstanbul’da gerek hükümet, gerek Baş Komutanlık Kırklareli yenilgisinin ve o büyük paniğin şaşkınlığını üzerlerinden atamamışlardı. Başbakan Gazi Muhtar Paşa, Harbiye Nazırı ve Başkomutan vekili Nazım Paşa’nın cepheye giderek durumu yakından takip etmesini istiyordu. Nazım Paşa, ordunun Lüleburgaz hattına çekildiği 26 Ekim günü cepheye hareket etti. Başından sonuna kadar Balkan Savaşı içinde bulunan Kurmay Yüzbaşı Nihat, bu olay için şunları yazmaktadır. “ Başkumandan vekili Nazım Paşa’nın ağzı ile seferberliğin ilk günlerinde Sofya’ya bilet isteniyordu! Fakat ilk darbe ona çok ağır geldi. Ordusunu tanımayanları başkumandan vekili, hemen orduya giderek bir kaş gün içinde işi düzeltmek ve sonra İstanbul’a dönme kararı verdi.  Niyeti Çorlu’ya kadar gitmekti. 25 Ekim’de Trenle hareket etti. Fakat daha ilk istasyonda karşılaşılan yaralı ve göçmen trenleri, moralini birdenbire sarstı. O sırada genel kararğah’da, orduyu Çatalca hattında toplamaktan başka çare yoktur kanısına varmıştı. Sinekli İstasyonunda karşılaşılan bir trende ta Kırklareli’nden Çorlu’ya atla dörtnal kaçan, ordusunu, tümenini bırakan ve İstanbul’un yolunu tutan bir tümen kumandanı görüldü. O da durumu büsbütün ümitsiz gösterdi. Başkumandanın verdiği emre göre Lüleburgaz’da olması gerekirken, kendiliğinden Çorlu’ya nakletmiş bulunan Doğu Ordusu Kumandanlığı karargâhı ile makine başında yapılan konuşma, başkumandanın Çerkezköy’ünden ileri geçmesini önledi. Burada başkumandan Ergene Suyu gerisine çekilme emrini verdi. Bu emir zaten ve kendiliklerinden Lüleburgaz’a yığılmış olan 1.,2., ve 4. Kolordu kumandanlarına bildirildi.Ama iş öyle gitti ki, bunlar başkumandan vekilinin emrine uyacak yerde, başkumandan vekili onlara uydu.Lüleburgaz’da muharebenin kabulü cihetine gidildi.halbuki bu büyük hata idi.Ama ne var ki, artık ok yaydan çıkmıştı. Düşmanla ise temas kaybolmuştu. Abdullah Paşa Çorlu hattına çekilmekte diretiyordu. Başkumandanlıkla ordu komutanlığı arasında savaşın başındaki “Taarruz edelim-Etmeyelim” tartışmaları gibi şimdi de  “Lüleburgaz hattında duralım- Çorlu hattına çekilelim” tartışması başlamıştı. Bu çekişmede kolordu komutanları da Başkomutan Vekili Nazım Paşa gibi Lüleburgaz hattında savunmak fikrinde olduklarından, Abdullah Paşa yalnız kalmıştı.       Bunun üzerine, Paşa istifasını verdi. Abdullah Paşa’nın istifasını kabul etmeyen Başkomutan Vekili Nazım Paşa, 27 Ekim günü, Lüleburgaz hattını savunulması hakkındaki kesin emrini verdi. Bu arada çok değerli günler boşuna ve tereddütle geçmişti. Daha Kırklareli hattından çekilirken, 23 Ekimde bu karara varılmış olsaydı, geçen beş günde çok iş yapılabilirdi, birlikler düzenlenir, mevziler hazırlanabilir ve bir türlü iyi çalışmayan bütünleme hizmeti düzene konabilirdi. Üstelik aynı günlerde, seferberliklerini tamamlayan diğer üç kolordu (16.,17.,18. Kolordular) kısım kısım Trakya’ya geçmişler, Doğu Ordusunun gerisine yanaşmaya başlamışlardı.  Bunlarda görev yerlerine sevk edilebilirlerdi. Bütün bu hazırlıklarda geç kalınmış, zaten morali bozuk ordu, ancak 28 Ekim gününden itibaren savunma için düzenlemeye koyulmuştu. O günlerde Bulgar Ordusu da ilk kuşkularını gidermiş,  Türk Ordusunun yerini öğrenmek için keşif harekâtını artırmıştı. General Nazlimof komutasındaki Bulgar süvari tümeni Edirne-İstanbul şosesi boyunca ilerleyerek 25 Ekimde, Babaeski’ye hiçbir direnişle karşılaşmaksızın, girmişti. Ertesi gün Salih Paşa komutasındaki Türk süvari tümeniyle Bulgar süvarileri arasında Lüleburgaz Batısında çarpışmalar başladı. Süvarilerinin arkasından 26 Ekim’de ileri harekete geçen Bulgar piyade tümenleri, üç günlük bir yürüyüşten sonra, ancak 28 Ekim günü Lüleburgaz mevzii ile karşı karşıya geldiler. 28 Ekim 1912 günü, Kırklareli Savaşı’ndan beş gün sonra mevziin Güney Kanadında süvari savaşları ve ortada Karaağaç bölgesinde Şevket Turgut Paşa’nın 2. Kolordusunun bazı piyade kuvvetleriyle Bulgar piyadeleri arasında önemsiz bazı çarpışmalar oldu.

İstifası kabul edilmediğinde Çorlu’dan cepheye gelen Doğu Ordusu Komutanı Abdullah Paşa, cephedeki, 1., 2., 4., Kolorduların bir ordu halinde toplanıp 4. Kolordu Komutanı Ahmet Abuk Paşa emrine verilmiş olduğunu gördü. Komutayı tekrar eline aldı. Abdullah Paşa, Vize’deki 3. Kolordu ile Vize bölgesini savunmayı, geriden gelmekte olan 17. Redif Kolordusunu da ihtiyatında tutmayı planlıyordu. Hâlbuki Başkomutan Vekili Nazım Paşa, 3. Kolordu ve arkadan yetişen 17. ve 18. Redif Kolordularını kuzeyde toplayarak İkinci Ordu adıyla yeni bir ordu kurmuş ve komutanlığına da 18. Redif Kolordusu Komutanı Hamdi Paşa’yı getirmişti. Abdullah Paşa’nın kendi elinden Mahmut Muhtar Paşa komutasındaki 3. Kolordunun alınıp, diğer iki Redif Kolordusunun katılmasıyla kurulan böyle bir ordudan da haberi yoktu. Üstelik bu ikinci Ordunun Başkomutan vekilinden aldığı emir, savunma değil, Pınarhisar doğrultusunda taarruz ederek Bulgar Ordusunu geriye atmaktı. Bir iki gün önce bıraktığı ( Edirne ve Kırklareli Kolordularını saymazsak) cephedeki kolordulu bir ordu olmuştu ve bir ordu kendi komutasından çıkmıştı.

Haberleşme olanakları ve zaman o kadar kıttı ki, Abdullah Paşa ne bu durumu değiştirmek için girişime vakit bulabildi, ne de bunu duyuracak haberleşme aracı. Zaten hiçbir şey için zaman kalmamıştı. 28 Ekim günü cepheye yanaşmasını tamamlayan Bulgar’lar, ertesi günü 29 Ekim’de, Kuzeyde General Dimtriyef’in 3. ordusu, güneyde general Kutinçef’in 1. ordusu taarruza geçmişlerdi. Savaşlar Karaağaç kesiminde ikinci Türk Kolordusu ve Güneyde Lüleburgaz civarında 4. Türk Kolordusu bölgesinde şiddetli oldu. Karaağaç’ı ele geçiren Bulgarlar zorlukla durdurabildi. 4. Kolordu ise Lüleburgaz’ı elinde tutmakta güçlük çekiyordu. Bozgunu bizzat gören Yarbay Hafız Hakkı, gözlemlerini şöyle sürdürür:

“Panik denen ani bozgunlarda ekseriya başlangıçta yalnız birkaç erin sinirleri gevşemiş, kendisini şaşırmış, deli gibi kaçtığı görülür. Bu aralık kuvvetli bir azim, metin bir subayın, bu tehlikeyi unutturacak ateşli birkaç sözü, erlerini manyetize edecek fedekarhane tavırları,  başlayan fırtınanın önüne geçmezse, kaçanları gören diğer askerlerin gözü arkaya döner. Kendilerini korku istila etmeye başlar. Birçoğu çantasını çıkararak, kaçmaya hazırlanır. Çok zaman geçmez, birdenbire askerin mühim bir kısmı, hayallerinde büyüttükleri tehlikenin azameti karşısında, kaçanları taklit hissi ile, ne olduğunu bilmeden manyetize olmuş gibi ilk kaçanların arkasından koşar. Dağdan yuvarlanan bir çığ gibi korku artar. Kaçanları adedi dehşetli surette çoğalır. ve az zamanda bütün kıta bir sürü yığın halinde kaçar. Nefsine hakim olan, sağlam sinirli, metin yürekli insanlar da bu sel ile beraber sürüklenir, candan aziz tutulan tüfekler atılır. Herkes kuvvetinin yettiği kadar alabildiğine kaçar. Bu anda asker, ne subayını, ne arkadaşını, hiç kimseyi düşünmez. Annesini bile çiğner. Senelerce uğraşılarak kazanılan disiplinin, askeri eğitimin kuvvetli bağları tamamen çözülür.” Bozgunu bir fırtınaya benzeten ve “ Birdenbire gelir, yıkar, devirir, dağıtır, perişan eder” diye tanımlayan Hafız Hakkı, bunun çaresi olduğunu da söyler: “ Bozgun askeri, pek korkaktır. Bir demir el, bozgun askerlerin yüzlercesini toplayabilir.” Der ve şöyle devam eder: “Bozulmuş bir asker ne kadar miskin ise o kadar korkaktır. Cesur, elinde tabancalı bir subay, bir er, hatta bir sivil,bir çok tüfekli, süngülü aslanları yere mıhlar.Son harbin değişik bozgunluklarında elinde tabancalı, kırbaçlı bazı subayların süngü takmış, elinde tüfeği ile deli gibi kaçan bir çok erleri durdukları görülmüştür. Kırklareli bozgununda Ispartalı Hakkı Çavuş namında bir ihtiyat askeri, daha kıtasına katılamadan, tüfek alamadan bozgun içine düşer. Eline iğnesi kırık bir martin tüfeği geçer. Hakkı Çavuş’un bununla tehdit ederek birçok erleri firardan durdurduğunu Kurmay Yüzbaşı Rüştü Bey, olayın tanığı olarak anlatıyor.” Hafız Hakkı Bey, bozgun denen bu felaketin yalnız bizde değil, en güçlü ve disiplinli diğer ordularda da zaman zaman görüldüğünü örnekleriyle anlatır. Hafız Hakkı’nın bu gözlemleri, Balkan Savaşı’nda olduğu gibi şimdi ve gelecek günlerde de karşımıza çıkabilecek bir durumu yansıtmaktadır. Bu nedenle de, her zaman üzerinde dikkatle durulup düşünülecek ve incelenecek gerçeklerdir. Günümüzde de önemini kaybetmeyen bir konudur. Önce Kırklareli ardından da Lüleburgaz savaşında bozulan ordu, İstanbul’a doğru dağılmış gidiyordu. Bu panik ve bozgun ortasında haber alamaz ve emir veremez bir hale düşen karargâhı ile Abdullah Paşa şaşkın ve çaresiz kalmıştı. Çıldırmışçasına kaçan bu insan seli arasında sürüklenmeye başlayan Ordu Komutanı, orduyu Soğucak Deresi hattında da durduramayacağını anlamış, daha gerideki bir hatta olsun durdurabilmek için atlı emir subaylarını sağa sola koşturmaya başlamıştı. Yarbay Hafız Hakkı Bey gibi bu savaşa katılan bir başka yazar, Kurmay Yüzbaşı Nihat Bey,”Balkan Harbi’nde Çatalca Muharebeleri “ adlı eserinde, o feci bozgun için şunları yazmaktadır: “Doğu Ordusu, gerçekte ve daha 30 Ekim saat 10.30’da bir avuç aç, cephanesiz, perişan bir topluluktan ibaretti. Pınarhisar-Vize dolaylarındaki ordu denen acayip kalabalık ise, durdurulması imkansız bir surette çözülmüştü. Bu vaziyeti düzeltecek, lehe değiştirecek bir şekilde ağırlığını koyabilecek bir yedek kuvvette ortada yoktu. Lüleburgaz istasyonunda düşmana çok miktarda erzak ve cephane terkedilmişken, ordunun felaketine erzaksızlık ve cephanesizlik özellikle etkili oldu. Başlayan yağmurlar ise felaketi tamamladı. Ordu bir sürü halinde geldi. Çok miktarda malzeme, top ve gereç araziye serpilip kaldı.Doğu Ordusu, ciddi hiçbir düşman baskınına uğramadan keşifsizlik,bilgisizlik yüzünden, hiç bitmeyen “geliyor,gidiyor” havadisleri arasında bocaladı ve nihayet büsbütün dağıldı.



Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam2
Toplam Ziyaret17042
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar6.35916.3845
Euro7.43357.4633
Hava Durumu
Anlık
Yarın
15° 26° 15°
Saat